Edebi Sanatlar

“Edebi sanatlar ya da söz sanatları“nın mantığını anlayabilmek için öncelikle edebiyatın amacını iyi bir şekilde bilmek gerekiyor. Edebiyatın genel amacı duygu ve düşüncelerin başkalarına etkileyici ve güzel bir şekilde aktarılmasıdır. Bu amaçların gerçekleşmesi için anlatımlarında sanatçılar bazı söz sanatlarından yararlanırlar. Ancak edebi sanatların şiir içinde kullanılabilmesi büyük bir yetenek gerektirmektedir.

Haz 1, 2021 - 22:57
 0  47
Edebi Sanatlar
İçindekiler

    Anlatımda etkiyi arttırmak, anlatımı zenginleştirmek, güçlendirmek ve renklendirmek için dilin anlam ve sembolik gücünü kullanma özelliklerine “Edebi sanatlar ya da söz sanatları” denir.

    Süslü bir edebiyat oluşturma gayreti taşıyan “Divan edebiyatı“nda edebi sanatların çok büyük bir yeri vardır. Çünkü divan şiirinde beyitlerde az sözle birçok şey anlatılmak amaçlandığından sayfalar dolusu düşünce ve hissi bir beyite sığdırmak isteyen şairler, bunu başarmak için çağrışımlardan ya da “Teşbih, mecaz, istiare, kinaye, teşhis” gibi birçok söz sanatlarından yararlanmışlardır. Şiirin dilini de oldukça ağırlaştıran edebi sanatlar yoluyla eserin daha güzelleştiği, sözün daha etkili olduğu kabul edilir.

    TEŞBİH (BENZETME)

    Anlama güç katmak için, aralarında gerçek yada mecaz, çeşitli yönlerden ilgi, benzerlik bulunan en az iki varlıktan zayıf olanı nitelik bakımından güçlü olana benzetme sanatıdır.
    Şair, kendisini etkileyen bir olay veya varlık karşısında heyecanlanır, bu heyecanını daha kuvvetli ve tesirli anlatabilmek için, o ruh hâlini okuyucuda daha iyi canlandırabilecek benzetmeler yapma yoluna gider ve bunun sonucunda da teşbîh sanatı meydana gelmiş olur.
    Teşbîh sanatında en az iki, en fazla dört öge bulunur ve yapılan teşbîh bu ögelerin bulunup bulunmamalarına göre bazı isimler alır. Bu dört benzetme ögesi (erkân-ı teşbîh, teşbîhin rükunları, ögeleri) şunlardır :
       1- Benzeyen (müşebbeh, teşbîh edilen, benzetilen) : Birbirine benzetilen şeylerden nitelik bakımından güçsüz olanıdır. 
       2- Kendisine Benzetilen
     (Müşebbehünbih, kendisine teşbîh edilen, benzetmelik) : Birbirlerine benzetilen şeylerden nitelik bakımından daha üstün ve güçlü olanıdır.
       3- Benzetme Yönü
     (Vech-i Şebeh) : benzeyen ve kendisine benzetilen arasındaki ortak noktadır. Zaten benzetme bu ortak noktayı belirtmek için yapılır. (Ancak bu ortak nokta her zaman vurgulanarak zikredilmeyebilir.)
       4- Benzetme Edatı 
    (Edat-ı Teşbîh) : Benzeyen ve kendisine benzetilen arasında benzetme ilgisi kuran kelime veya ektir. Teşbîhte genellikle şu kelime yada ekler benzetme edatı olarak kullanılır :
    Âdetâ, andırır, benzer, bigi, çü, çün, gibi, gûnâ, gûne, gûyâ, gûyiyâ, kimi, mânend, meger ki, misal, misillü, misl, nitekü, nitekim, sanki, sıfat (gül- sıfat), tek, tıpkı, -asâ, -vâr, -veş vb.
    Aşağıdaki örnekte benzetme ögelerini topluca görebilmekteyiz.

              Durmuş zaman gibiydi geçmeyen zaman.
                                                                          Yahyâ Kemâl

       1- Benzeyen (benzetilen, müşebbeh) : zaman 
       2- Kendisine benzetilen (mişebbehünbih) :
     durmuş saat
       3- Benzetme yönü (Vech-i şebeh) :
     durup geçmemek, ilerlememek, durmuş
       4- Benzetme edatı (edat-ı teşbîh) : 
    gibiydi

    zaman  durmuş saat durup geçmemek, ilerlememek, durmuşgibiydi

    Bu örnekte geçmeyen zaman durmuş bir saate benzetilmektedir. Bu mısrada kullanılan kelimelerin tamamı gerçek anlamlarında kullanılmıştır. Bununla birlikte “durup geçmeyen zaman” gerçekten durmuş bir saat değildir. Mecâzî bir benzerlik söz konusudur. Yani kelimeler gerçek anlamlarında kullanıldıkları halde meydan getirdikleri anlam bütünlüğü mecâzî bir yapı kazanır. Bu örnekte, şair kendi ruh sıkıntısından doğan zamanın bir türlü geçmeyişini, durmuş bir saate benzeterek okuyucu üzerindeki etkiyi arttırmaya çalışmıştır.

     TEŞBÎH ÇEŞİTLERİ : Benzetme ögelerinden (erkân-ı teşbîhten) birisinin yada birkaçının kullanılıp kullanılmamaları açısından yaygın tarife göre dört türlü teşbîhten söz etmek mümkündür.

       1- Mufassal Teşbîh (Teşbîh-i Mufassal, tafsilatlı, ayrıntılı teşbîh) : Benzetme ögelerinin tümünün bulunduğu teşbîhe mufassal teşbîh denir.

    Benzetme ögelerinin tümünün bulunduğu teşbîhe mufassal teşbîh denir.

              Ali aslan gibi cesurdur.

       1- Benzeyen-benzetilen : Ali
       2- Kendisine benzetilen : aslan
       3- Benzetme yönü :
     cesaret
       4- Benzetme edatı :
     gibi
          

    Ali aslan cesaret gibi       

             Meltem’ in gözleri deniz rengi gibi masmavidir.

       1- Benzeyen : Meltem’ in gözleri 
       2- Kendisine benzetilen :
     deniz rengi
       3- Benzetme yönü :
     masmavilik
       4- Benzetme edatı :
     gibi

              Bir güzel yırtıcı kuş gözleri gördüm, baktım
             Som mücevher gibi kan kırmızı tırnaklarına
                                                                    Yahyâ Kemâl

       1- Benzeyen : tırnaklar 
       2- Kendisine benzetilen :
     som mücevher
       3- Benzetme yönü :
     kırmızılık, kırmızı renkte oluş
       4- Benzetme edatı :
     gibi

    2- Muhtasar Teşbîh (Teşbîh-i muhtasar, kısaltılmış, ayrıntısız teşbîh) : Teşbîhin ögelerinden (erkân-ı teşbîhten) benzetme yönü (vech-i şebeh) söylenilmeden yapılan teşbîhtir. Yani bu tür teşbîhlerde benzetme yönü bulunmaz.

             Ali aslan gibidir.

       1- Benzeyen : Ali 
       2- Kendisine benzetilen :
     aslan
       3- Benzetme yönü :
     -
       4- Benzetme edatı :
     gibi

               Hizmetçiye gel der gibi Azrail’e gel der.
                                                                    Yahyâ Kemâl

       1- Benzeyen : azrail 
       2- Kendisine benzetilen :
     hizmetçi
       3- Benzetme yönü :
     -
       4- Benzetme edatı :
     gibi

            Âb-gine içinde mey gibidir
              Leb-i la’lin hayâli dilde müdâm

    leb : dudak
    la’l : yakut
    müdâm : devamlı, sürekli,daima
    âb-gîne : billur, kristal; şişe, sürahi; kadeh; ayna, elmas; kılıç; gözyaşı; şarap
    mey : içki, şarap

    (Yâkuta benzer, yâkut renkli dudağının hayâli gönülde devamlı kadeh içindeki şarap-içki gibidir. / Yada : ey sevgili, senin yâkuta benzer dudağının hayâli gönlümde sürekli kadeh içindeki içki-şarap gibidir. / Senini dudağının hayâli hiç aklımdan, hatırımdan gitmiyor, çıkmıyor.)

    La’l (yâkut) : Kırmızı; kırmızı renkte bir taş. Şarap da kırmızı renktedir. Kadehin şekli de kalp şekline benzer şeklinde düşünülmüştür. Şarap da dudağa götürülerek içilir vs. Dudak-lal aynîleştiriliyor, özdeşleştiriliyor. Şairin dudağında tıpkı mey tadı, lezzeti veriyor ve onun gibi aklımı başımdan alıyor, sarhoş ediyor.

       1- Benzeyen : Sevgilinin dudağının hayâli
       2- Kendisine benzetilen :
     Kadeh içindeki şarap, mey
       3- Benzetme yönü : Sarhoş etme, aklı baştan alma, kırmızılık
       4- Benzetme edatı : gibi

    3- Müekked Teşbîh (Teşnîh-i müekked, te’kid edilmiş, eksiltilmiş) : Benzetme edatı bulunmayan teşbîh türüne denir.

    Benzetme edatı bulunmayan teşbîh türüne denir.

              Yalnız bu katta mümkün olur dâimî uçuş
              Her hamlesiyle rûh, o çelikten kanatlı kuş
                                                                      Yahyâ Kemâl

       1- Benzeyen : ruh 
       2- Kendisine benzetilen :
     çelik kanatlı kuş
       3- Benzetme yönü :
     uçma, uçuş (ruhun da uçar gibi göğe yükseldiği fikri)
       4- Benzetme edatı :
     -

             Sürekli sevgiyi duydukça anne topraktan

       1- Benzeyen : toprak 
       2- Kendisine benzetilen :
     anne
       3- Benzetme yönü :
     sevgi duymak, göstermek
       4- Benzetme edatı :
     -

     4- Beliğ (güzel, uz) Teşbîh (Teşbih-i Beliğ) : Sadece benzeyen ve kendisine benzetilen ögeleriyle yapılan teşbîh türü olup teşbihin en makbul çeşididir.

               Som gümüşten sular üstünde giderken ileri
                                                                            Yahyâ Kemâl

       1- Benzeyen : sular 
       2- Kendisine benzetilen :
     som gümüş
       3- Benzetme yönü :
     -
       4- Benzetme edatı : 
    -

              Fark etmez anne toprak ölüm mâceramızı
                                                         Yahyâ Kemâl

       1- Benzeyen : toprak 
       2- Kendisine benzetilen :
     anne
       3- Benzetme yönü :
     -
       4- Benzetme edatı :
     -

             Hulyâ tepeler, hayâl ağaçlar
                                              Yahyâ Kemâl

       1- Benzeyen : tepeler, ağaçlar 
       2- Kendisine benzetilen :
     hulyâ, hayâl
       3- Benzetme yönü :
     -
       4- Benzetme edatı :
     -

    tepeler, ağaçlar  hulyâ, hayâl - -

    Bu örnekte görüldüğü üzere birden fazla unsurun da birbirine benzetildiği olur. Hatta özellikle birden fazla unsur arasında yapılan edebî sanatlar vardır.
    Edebî sanatlardan bahseden eserlerde teşbîhin bu yaygın dört çeşidinin dışında, kullanışlarına göre de teşbîh çeşitleri hakkında bilgi verilmiştir.

    İSTİARE (İĞRETİLEME)

         Teşbihin ana öğelerinden sadece kendisine benzeyen ya da kendisine benzetilenle yapılan teşbihe istiare denir.Kendisine benzetilenle yapılana 'açık istiare' kendisine benzeyenle yapılana 'kapalı istiare' denir.

                              İstiare

    Açık İstiare                         Kapalı İstiare

    Benzeyen-Yok                      Benzeyen-Var    

    Benzetilen-Var                     Benzetilen-Yok

    *Bir ihlal uğruna Rab ne güneşler  batırıyor.

                                       K.Benzetilen

    *Uludağ etekleri al ipekten bu akşam.

    Kara dutum,çatal karam,çingenem

    Nar tanem,nur tanem,bir tanem

    Varsın rüzgar bahçelerde gezsin

    Ay zeytin ağaçlarından yere damlıyordu.

    MECAZ VE MECÂZ-I MÜRSEL

    Mecaz kelimesi sözlükte gelip gidilen, geçilen yol; geçilmesine izin (cevaz) verilen sınır ve gerçeğin zıddı anlamlarındadır. Bir edebî terim olarak ise mecaz, bir kelimenin gerçek anlamlarında kullanılmayıp, benzetme maksadı yada bir şeyle benzetme ilgisinin başka? anlamlarda kullanılmasıdır.

    Kelimelerin mecâzî anlamlarında kullanılmaları duygu ve hayali şahlandır, sözün etkisini arttır. Mecaz kullanımı sayesinde bir konunun daha iyi kavranması yada kavratılması sağlanır.

    Mecaz, başlı başına bir edebî sanat olmaktan ziyade, teşbîh, istiâre, kinâye, mecâz-ı mürsel vb. gibi değer bazı sanatların ortaya çıkmasına yardımcı olur. Bir diğer ifadeyle bu tür sanatlarda mecâzî anlamda kullanılmış bir kelime olacağından burada ağırlıklı olarak vurgulanan, tespit edilen sanata ilaveten mecaz sanatı da vardır. Bir babanın oğluna “aslanım” demesinde istiâre sanatı vardır. Zira iki unsur arasında bir benzetme ilgisi (ilişkisi) ve maksadı vardır ve bu unsurlardan sadece biri mevcuttur. Ayrıca mevcut olan unsur (aslan-kendisine benzetilen) mecâzî anlamda kullanılmıştır, geçek anlamda kullanılmalarına imkân yoktur. Burada mecâzî anlamda kullanılan “aslan” kelimesi ile yerine kullanıldığı “oğul” arasında bir benzetme ilgisi ve maksadı vardır. Eğer bir kelime mecâzî anlamda kullanılmış ve bu kullanımda yerine kullanıldığı kelime ile arasında bir benzetme, benzerlik ilgisi, ilişkisi yada maksadı varsa orada gerçek mecaz sanatı var demektir. Bu tip mecazlar sadece mecaz diye de anılırlar ve mecaz-ı mürselden farklıdırlar.

            Mehtâp her gece yeri, semâları dolaştı; gümüşlerini manzaralar üstüne döktü.

    Burada gerçek mecaz sanatı vardır zira;

       1. Gümüş kelimesi gerçek anlamının dışında mecâzî anlamda kullanılmıştır. Buradaki gümüşleri ile ayın parlak hâlinden saçılan ışıklar kastedilmiştir.
       2. Dolayısıyla ayın parlak hâlinden saçılan ışıklar gümüşlere benzetilmiştir. Yani saçılan ışıklar ile yerlerine kullanılan ve mecaz yapılan gümüş (ler) arasında bir benzetme ilişkisi (benzetme ilgisi) ve maksadı vardır.

       1- Benzeyen : mehtabın saçılan ışıkları (yok) 
       2- Kendisine benzetilen : gümüşler (var)

    Mecazı (gerçek mecazı), mecaz-ı mürselden ayırmada dikkat edeceğimiz en önemli husus bu benzetme ilgi ve maksadını tespit etmektir. Şayet böyle bir ilgi ve maksat var ise orada istiâre sanatı vardır ve bu sanatın olduğu yerde ise mecaz-ı mürselin olması imkânsızdır.

    TEŞHİS (KİŞİLEŞTİRME) SANATI

         Cansız varlıklarla ve insan dışındaki canlılara insan özellikleri vermeye teşhis sanatı denir.

    Onun ölümüne gök yüzü ağladı.
    İçmiş gibi geceyi bir yudumda,
    Göğün mağrur bakışlı bulutları.
    Ay suda bestelerken en güzel şarkısını
    Küreklerim de suya en derin şiiri yazdı.

    İNTAK (KONUŞTURMA) SANATI

         Cansız varlıkların ve insan dışındaki canlıları şahsiyet kazandırıp onları konuşturmaya intak denir.

    *Mor menekşe:’’Bana dokunma;’’diye bağırdı.

    *Minik kuş:’’Anne beni rüyalar ülkesine götür.’’diye yalvarıyordu.

    *Sabahleyin kozasından bakan gelincikler sorar bu dünyaya
    -Ne dersin?
    Kanatlanıp uçalım mı?
    Çiçek olup açalım mı?

    Not: İntak sanatının olduğu her yerde doğal olarak teşhis sanatı vardır.

    TEZAT SANATI

         Aralarındaki bir ilgiden dolayı aynı konu ile ilgili karşıt kavramları ya da özelliklerin bir arada kullanılmasıdır.

    *Ağlarım hatıra geldikçe gülüşlerimiz.

    *Gülmek ol goncaya münasiptir.
      Ağlamak bu dil-i hazine gerek.

    *Neden böyle düşman görünürsünüz.
      Yıllar yılı dost bildiğim aynalar.

    *Bende gördüm güneşin doğarken battığını

    MÜBALAĞA (ABARTMA) SANATI

         Bir varlığın, olayın ya da durumun olduğundan büyük ya da küçük gösterilmesine mübalağa denir.

    *Alem sele gitti gözlerimin yaşından.

    *Ölüm indirmede gökler,ölü püskürtme de yer 
      O ne müthiş tipidir;savurur enkaz-ı beşer.

    *Aramazdık gece mehtabı yüzün parlarken
      Bir uzak yıldıza benzedi güneş sen varken.

    HÜSN-İ  TALİL SANATI

         Bir olgunun gerçek nedeni bilindiği halde onu başka bir nedenden oluyormuş gibi gösterme sanatıdır.Gerçek sebep inkar edilerek yerine heyecan verecek bir neden gösterilir.Gösterilen neden güzel olmalıdır.

    *Ateşten kızaran bir gül ararda
      Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi
    *Hak-i payine yetem der ömürlerdir muttasıl
      Başını taştan taşa urup gezer avare su.
    *O kadar çaldı ki yürekten 
      Türküler aşındırdı kavalı.

    TEVRİYE SANATI

         Nükte yapmak için iki anlamı bulunan bir sözcüğün uzak anlamını kastederek kullanma sanatıdır.

    *Bir buse mi bir gül mü dedi gönlüm
      Bir nim tebessümle o afet gülüverdi.

    *Sordum nigara dediler ahbab
      Semt-i vefa’da  doğru yoldadır.

    *Bize Tahir efendi kelp demiş 
      İltifatı bu sözde zahirdir
      Maliki mezhebim benim zira
      İtikadımca kelp Tahir’dir

    TECAHÜL-İ ARİF SANATI

          Bir nükte yapmak için bildiği bir şeyi bilmezlikten gelmeye tecahül-i arif denir.

    *Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
      Benim mi Allah’ım bu çizgili yüz?

    *Geç fark ettim taşın sert olduğunu
      Su insanı boğar,ateş yakarmış.

    *Göz gördü,Gönül sevdi seni yüzüm mahım
      Kurbanın olam varmı benim bunda günahım.

    TELMİH SANATI

         Bir mısrada veya cümlede geçmişte yaşanmış olan,herkesçe bilinen bir olayı veya şahsı hatırlatmaya telmih denir.

    *Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhidi
      Bedri aslanları ancak bu kadar şanlı idi.
    *Aşk-ı sadık menem Mecnun’un adı var.

    KİNAYE SANATI

         Bir kelimeyi veya sözcük grubunu hem gerçek hem de mecaz anlama gelecek şekilde kullanmaya kinaye denir.Kinaye de mecaz anlam kastedilir. 

    *Kötü gününde elinden tuttu.
    *Şu karşıma göğüs geren
      Taş bağırlı dağlar mısın?
    *Ali gözü açık bir çocuktur.

    TARİZ (İRONİ) SANATI

    Birini küçük düşürmek ve onunla alay etmek amacıyla sözün ya da kavramın gerçek ve mecaz anlamı dışında büsbütün tersini kastetmektedir.

    *Düşük alan bir öğrenciye:’’Allah nazardan korusun,bu ne büyük başarı.’’demek gibi.

    *Bize kafir demiş müfti efendi.
      Tutalım ben ona diyem müselman
      Varıldıkta yarın rüz-ı mahşerde
      İkimiz de çıkarız anda yalan

    TENASÜP SANATI

         Anlam bakımından aralarında ilgi bulunan iki veya daha fazla kelimenin bir arada (beyit-mısra- dörtlük) kullanılmasına denir.

    *Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib
    *Nedir bu zulüm,bu haksızlık,bu işkence...?

    LEFF-Ü NEŞİR (TOPLAYIP DAĞITMA) SANATI

          Birinci mısrada toplanan en az iki kavramın ikinci mısrada bir benzerinin söylenmesine denir.

    *Gönlümde ateştin,gözümde yaştın
      Ne diye tutuştun,ne diye taştın.

    *Biz denizde kaptan,ovada çiftçi,şehirde esnaf olan,
      Biz gemi yürüten,tarla süren,alış-veriş yapan.

    CİNAS SANATI

         Mısra sonlarında sesteş sözcüklerle yapılan uyaklara cinas sanatı denir.

    *Kısmetindir gezdiren yer yer seni
      Arşa çıksan da bu akıbet yer yer seni.

    *Bu ne güzel bir gül
    Hiç ağlama hep gül.

    Yazılış ve söylenişleri -telaffuzları- aynı yada benzer fakat anlamları farklı olan iki kelimeyi şiirde bir arada kullanmak sanatıdır. Cinaslı kelimelerin bir ibârede (mırsa, beyit) kullanılmasına tecnîs denir. Cinas başarılı kullanıldığı takdirde güzel bir fikir oyunudur. ( Bu sanat kadîm edebiyatçılar tarafından neredeyse harfe kadar indirgenerek pek çok çeşitlere ayrılmıştır. Biz dersin çerçevesi gereği fazla detaya girmeyerek bu sanatı da ana hatları ile göreceğiz. Bu açıdan baktığımızda cinas şu gruplara ayrılır.)

    A- Tam Cinas (Cinas-ı tam, Tecnîs-i tam) : Cinas yapılan kelimelerin dört yönden -ki buna vücûh-ı erbaa denir- uygun, aynı olması gerekir. 

          1- Cinası meydana getiren kelimelerin harflerinin,
          2- Harflerin sıralarının,
          3- Bu harflerin sayılarının,
          4- Bu harflerin ve harekelerinin aynı, uygun olması gerekir.
               Niçin kondun a bülbül
               Kapıdaki asmaya
               Be yârimden vazgeçmem
               Götürseler asmaya

    Görüldüğü üzere hem yazılış, hem okunuş, hem harf sırası, hem sayı ve hem de hareke bu iki kelimede aynı.

    Tam cinas; basit ve mürekkep (birleşik, karışık iki yada daha çok şeyden oluşmuş) olmak üzere ikiye ayrılır. 

        a- Basit Cinas : Bu tür cinaslar tek bir kelime ile yapılan cinaslardır. (Yani cinası oluşturan her iki kelime de tek bir parçadan oluşur. Yoksa sadece bir kelime ile cinas olmaz- en az iki kelime lazımdır.)

    Bu tür cinaslar tek bir kelime ile yapılan cinaslardır. (Yani cinası oluşturan her iki kelime de tek bir parçadan oluşur. Yoksa sadece bir kelime ile cinas olmaz- en az iki kelime lazımdır.)

            Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç
            Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç
                                                             Yahya Kemâl

    Geç : zaman bakımından
    Geç : Geçmek fiilinden

              Eyleme vaktini zâyî deme kış yaz oku yaz
                                                           Sünbülzâde Vehbî

    Yaz : mevsim
    Yaz : yazmak fiili 

        b- Mürekkep (Bileşik, birleşik Cinas) : Cinaslı kelimelerden birisi iki kelimeden oluşmuşsa, bu tür bu tür tam cinaslara mürekkep cinas denir.

    Cinaslı kelimelerden birisi iki kelimeden oluşmuşsa, bu tür bu tür tam cinaslara mürekkep cinas denir.

              Ey kimsesizler, el veriniz kimsesizlere
              Onlardır ancak el verecek kimse sizlere
                                                         Yahya Kemâl

              Zülfü sünbül haddi gül cânâneden düştüm cüdâ
              Kimse bilmez âh bir kim cânâ neden düştüm cüdâ
              Bir evde dü zen olsa düzen olmaz o evde
                                                              Keçecizâde Fuat Paşa 

    B- Yarı Cinas (Cinâs-ı gayr-ı tam) : Cinaslı kelimeler arasında tam cinasta belirttiğimiz dört yönden (vücûh-ı erbaa) herhangi bir uygunluk yok ise (harflerin yazılışının, sıralanışının, okunuşunun vs. aynı olması hususu) bu durumlarda yarı cinas meydana gelir ve vücûh-ı erbaadan her birinin olmayışına göre de adlar alır, gruplara ayrılır.

       1- Lâhik Cinas : Cinası oluşturan kelimelerde sadece bir harf bakımından uyumsuzluk-uygunsuzluk bulunan cinas türüdür.

    Cinası oluşturan kelimelerde sadece bir harf bakımından uyumsuzluk-uygunsuzluk bulunan cinas türüdür.

             Sebâtı yok bu âlemin ana kim itimâd eder
             Ferah gelir terah gider terah gelir ferah gider

    Terah : gam, keder, tasa

       2- Noksan Cinas (Cinâs-ı Nâkıs) : Cinas yapılan kelimelerde harflerin sayıları bakımından uyumsuzluk var ise noksan cinas meydana gelir. Bu tür cinaslar da harfin kelimenin başında, ortasında ve sonunda bulunmasına göre ayrı ayrı adlar alır. Biz genel bir iki örnek vereceğiz.

    Cinas yapılan kelimelerde harflerin sayıları bakımından uyumsuzluk var ise noksan cinas meydana gelir. Bu tür cinaslar da harfin kelimenin başında, ortasında ve sonunda bulunmasına göre ayrı ayrı adlar alır. Biz genel bir iki örnek vereceğiz.

             Hâkimdi yerde ufka kadar uhrevî vakar
             Bir çeşme vardı her tarafından ziyâ akar
                                                        Yahya Kemâl

             Âni bir üzüntüyle rüyâdan uyandım
             Tekrar o alev gömleği giymiş gibi yandım
                                                           Yahya Kemâl 

    3- Muharref Cinas (Bozulmuş, Tahrif Olunmuş) : Eski harflerde Aynı şekilde yazılan fakat okunuşu (harekelenişi) uymayan, aynı olmayan kelimelerle yapılan cinas türüdür.

    Eski harflerde Aynı şekilde yazılan fakat okunuşu (harekelenişi) uymayan, aynı olmayan kelimelerle yapılan cinas türüdür.

            Vasf-ı verd-i rûyun olmuştur bana vird-i zebân (Gül yüzünü anlatmak benim dilimde dua olmuştur).

    Verd : gül
    Vird : dua

    4- Mükerrer Cinas (Cinâs-ı Mükerrer, Cinâs-ı Müzdeviç ): Tekrar edilen cinas anlamındadır. Bir kelimenin son hecelerini taşıyan başka bir kelimeyi oan cinas olacak şekilde kullanmaktır.

             Vâiz nihânî çekmiş o hînâ-geri geri
             Eyler gelüp dükâna büt-i berberî berî
             Çıksa ne dem kabâ-yı hevâ-gün ile o mâh
             Pür-nûr eder bu kubbe-i nîlüferi feri
                                                       Şeyh Gâlip

    Vezin : Mefûlü/Fâilâtü/Mefâîlü/Fâilü
    Hînâ-ger : şarkı söyleyen, hânende, sâzende
    Nihânî : gizli, gizlice
    Dükân : dükkan
    Berî : uzak,
    Kabâ : elbise, kaftan
    Hevâ-gün : hava, gökyüzü renkli ; hevâ : arzu, istek
    Dem : zaman, vakit
    Fer : ışık

    Mefûlü/Fâilâtü/Mefâîlü/FâilüHînâ-ger : şarkı söyleyen, hânende, sâzendeNihânî : gizli, gizliceDükân : dükkanBerî : uzak,Kabâ : elbise, kaftanHevâ-gün : hava, gökyüzü renkli ; hevâ : arzu, istekDem : zaman, vakitFer : ışık

    SECİ

         Düz yazıda,kelimelerin kafiyeli olacak şekilde sıralanmasına denir

    * 'Hisarad Türk’ün kuvveti,Küçüksu’da neşesi,Kağıthane’de zevk ve şevki,Eyüp’te manevi yazı surlarda atılışı,hava gibi tenefüs edilir,o kadar barizdir.'

    ALİTERASYON

         Mısra veya beyitte ahenk oluşturacak şekilde aynı sesin veya hecenin tekrarlanmasına denir.

    *Dest busı arzusuyla ger ölürsem dostlar
      Kuze eylen toprağım sunun anınla yare su.

    AKİS SANATI

    Bir zekâ buluşu olan akis sanatı, bir mısraın ya da mısradaki kelimelerin yerlerini değiştirerek -tersinden okuyarak- aynı mânâyı veren ve birincisinin yansımasından ibaret olan yeni bir mısra yapmaktır. Zihinde cinasla aynı tesiri yapan bu sanat, güzel düzenlendiği takdirde sözün anlamını kuvvetlendirir. Bu sanat kelimelerin dizilişine göre ikiye ayrılır.

        a- Tam Akis (Aks-i Tam) : Mısra ve cümledeki söz sırasını bir öncekinin tam tersi olarak düzenlemektir. Şair Nazîm’e ait aşağıdaki beyitler bu sanata güzel bir örnektir.

        Dîdem ruhunu gözler / gözler ruhunu dîdem
        Kıblem alalı kaşın / kaşın olalı kıblem
        Cennet gibidir rûyun / rûyun cennet gibidir
        Âdem doymaz sana / sana doymaz Âdem ( Yedi beyitlik bir gazeldir ve tamamı böyledir.) 

        b- Noksan Akis (Aks-i Nâkıs) : Akis sanatı yapılırken kelimelerin sırası değiştirildiği veya bazı ekleme ve çıkarmalar yapıldığı takdirde noksan akis meydana gelir.

        Cihânda âdem olan bî-gam olmaz
        Anunçün bî-gam olan âdem olmaz
                                                               Necâtî

        Eskiden vardım ben, şimdi hiçim ben
        Şimdi bir hiçim ben, eskiden vardım
                                                              Lütfi Bey

    AKROSTİŞ SANATI

    Mısraların baş harflerinin birleşmesi sonucu anlamlı bir kelime veya isim çıkacak şekilde şiir yazmaktır. Divân edebiyatında teşvi, istihracub adlarıyla anılır. Eski Yunan ve Latin edebiyatlarında da vardır.

    Nasıl ağlar hazan erince yapraklar
    İntizar ile bî-mecâl sararıp düşerken
    Hayâli kaplar ufku geçen yazın
    Artık sâde hâtırası kalacaktır
    Leylâklarda müteessir solan

    ÎHÂM (Îyhâm)

    İki ya da ikiden fazla anlamı olan bir kelimeyi bir mısra ya da beyit içinde bütün anlamlarını kastederek kullanma sanatıdır. Ancak bu yaparken beytin genel anlamıyla, kelimenin çeşitli anlamları arasında yakın bir ilgi kurmak gerekir.

    Îhâmın kelime anlamı vehme, şüpheye, kuruntuya, tereddüde düşürmektir. Yani şair kelimeyi öyle kullanır ki okuyucu o kelimenin bütün anlamlarıyla şiiri anlayabilir, anlamlandırabilir. Dolayısıyla; okuyan, şair bu kelimeyi acaba hangi anlamda kullandı diye tereddütte kalabilir yada her okuyucu o kelimeyi (îhâm yapılan kelimeyi) şairin kendi anladığı anlamda kullandığını vehmeder, düşünür.

             Her gelen rind kanar zevke bu mecliste Kemâl
               Cânib-i rahmete son çektiği sâğarla döner
                                                                          Yahya Kemâl

    Sâğar : kadeh

    Beyitte geçen “kanar” kelimesinde îhâm sanatı vardır. Zira kelimenin aldanmak ve doymak, kanmak şeklinde iki anlamı vardır ve beyit bu iki anlamın hangisiyle açıklanırsa açıklansın anlamlı olur.

    “Kanar” kelimesini “aldanmak” anlamında alırsak beytin anlamı şu şekilde okur : “Kemâli, her gelen rind bu mecliste zevke aldanır ve rahmet tarafına, son çektiği kadehle döner.”

    “Kanar” kelimesini “kanmak ve doymak” anlamında aldığımızda ise beytin anlamı şu şekilde olur : “Kemâl, her gelen rind bu mecliste zevke doyar, kanar (ve) rahmet canibine son çektiği kadehle döner.”

             Her ne dem lutf eyleyüp bezmi müşerref eylesen
               Ehl-i bezm ayağına yüz sürmeğe âmâdedir.

    Bu beyitte îhâm sanatı “ayak” kelimesi ile yapılmıştır. Ayak, hem bacağın “bilekten sonraki kısmı” hem de “kadeh” anlamındadır. Bu iki anlam da beytin genel anlamıyla uyumludur.

    Ayak kelimesini “bacağın bilekten sonraki kısmı” anlamında alırsak beytin anlamı şu şekilde olur : “(Ey sevgili) Ne zaman lutf edip içki meclisine şeref versen, oradakiler senin ayağını öperek saygı göstermek için (ayaklarına kapanmak için) (hazır) beklemektedirler.” (Kelimeyi bu anlamda aldığımızda hitap sâkiyedir. Zirâ ayak sâkiye ait bir organdır.)

    Ayak kelimesini “kadeh” anlamında aldığımızda ise beytin anlamı şu şekilde olur: “Ne zaman lutf edip içki meclisine şeref versen oradakiler senin getirdiğin kadehe ?? senin içinde bulunduğun kadehe yüzlerini sürmek için hazır beklemektedirler.” (burada kelime kadeh anlamında alındığı için hitap hem sakiye hem de kişileştirme (teşbîh) yoluyla şarabadır.)

             Taştîrimiz bu râyede az çok bahâ bulur
               Bâkî kalır sahîfe-i âlemde âdımız
                                                                    Bâkî

    Bâkî : Şair Bâkî; sonsuz, ebedî

    taştîr : Besleme; bir başka şaire ait bir gazelin her beytinin arasına aynı vezin ve kafiye üçer mısra eklemek.

    BAZI NOTLAR :

    Îhâm sanatını, kendisi ile benzerlikler gösteren tevriye ve kinâye sanatları ile karıştırmamak gerekir.

    Îhâm sanatında kelimenin gerçek anlamları üzerinde durulur ve beyitte ikisi de anlamlıdır. Tevriye sanatında iki gerçek anlamlı ama uzak anlam kastedilir.

    Tevriye sanatı da îhâm sanatı gibi kelimenin iki gerçek anlamı üzerine kurulur ancak tevriyede kelimenin uzak, dolaylı anlamı kastedilir. Îhâmda ise anlamların ikisi de yakın anlamlıdır ve şiire, beyte uyar.

    Îhâmı kinâyeyle de karıştırmamak gerekir. Çünkü kinâyede kelimenin birkaç gerçek alamı değil, gerçek ve mecazlı anlamı bir arada kullanılır ve özellikle mecazlı anlamı kastedilir.

    Îhâm-ı Tenâsüb : Birkaç anlamı olan bir kelimenin dize yada beyit içinde kastedilmiş yada vehmedilmiş -ki buna diğer başka bir kelimeyle işaret vardır- söylenmemiş anlamıyla, öteki kimi kelimeler arasında anlam ilgisi kurmaktadır. Bu sanat adından ve tanımından da anlaşılacağı gibi îhâm ile tenâsüp sanatının birleşmesiyle olur.

            

            Mihr solmazsın bana rahm eylemezsin bunca kim
            Sâye tek sevdâ-yı zülfün pây-mâl eyler beni
                                                                                    Fuzûlî

     Beyitte “mihr” kelimesinin sevgi anlamı beytin genel anlamıyla ilgilidir. Zirâ sâye-i zülfün derken senin saçının gölgesi şeklinde sevgili muhataptır. Fakat “mihr”in bir de güneş anlamı vardır ve kastedilmemiştir. Sâye (gölge) sözcüğüyle de “mihr”in güneş anlamının ilgili olması îhâm-ı tenâsüb sanatını doğurur.

    Tepkiniz nedir

    Beğendim Beğendim 0
    Beğenmedim Beğenmedim 0
    Muhteşem Muhteşem 0
    Eğlendim Eğlendim 0
    Sinirlendim Sinirlendim 0
    Üzüldüm Üzüldüm 0
    Vay Vay 0